Metin Zorlu

Okuma Serüvenim

Kitap okumak, bilhassa uzun kitapları okumak zorlu ve sıkıcı olabiliyor. Ülkemizde insanların çoğu maalesef pek okumuyorlar. Çoğu zaman okuma serüvenleri kesintiye uğruyor. Günümüzde, hızlı tüketim araçları TV, internet ve başka eğlenceler devreye girdiğinden, sağlıklı ve kaliteli bir okumadan bahsetmek zor. Böyle olunca kitaplar raflarda kalıyor. Bir kitap okuma serüvenine başlamazsanız, neye ilgi duyduğunuzu, neden okuyamadığınızı, nasıl daha rahat okuyabileceğinizi tecrübe edemezsiniz. İşte bu yazıda, geçmişten günümüze kitap okuma serüvenime dair bazı tecrübeleri bulacaksınız.

Eli henüz kalem tutmaya başlamış, yazmak nedir bilmez bir çocuk olduğum zamanlarda bir şeyler yazıp çizmek bana çok hoş gelirdi. Nerede fırsat bulsam bir şeyler çizerdim. Yine çocukluğumda, pek çok şey dinler ve bunları hafızamda tutardım. Kalem ve kağıda olan ilgim o yaşlarda kendini belli ediyordu.

İlkokul birinci sınıfta, bir gün öğretmenimiz bize bir yazı yazdırıyordu. Yazıyı yazıp bitirenlerin parmak kaldırmasını istedi. Bize yazdırdığı şey, aslında benim daha önce ezberimde olan bir şeydi. Bu bir ninni veya ona benzer bir şeydi. Hafızamda olduğu için hemen yazıp bitirdim ve parmak kaldırdım. Öğretmenimiz ne istediğimi sordu. Yazdığımı söyledim. Herkesten önce ve daha o söylemeden yazıp bitirmem öğretmenimin dikkatini çekmiş olmalı. Sonra muhtemelen bunun hafızamda olduğunu, o yüzden rahatça yazıp bitirdiğini söylemiş olmalıyım. Öğretmenimiz, sınıftaki çocuklardan birinden kitaplıktan bir kitap getirmesini istedi. Bir arkadaşımız dediğini yaptı ve bana bir kitap getirdi. Öğretmen kitabı okumamı istedi. Sınıftaki başka arkadaşlar da etrafımda toplanmıştı. Biraz heyecanlı, kitapta yazılanları okumaya başladım. Yanlış hatırlamıyorsam, okuduğum kitap, Pamuk Prenses olmalı. Yazılanları okuyabiliyordum ve bu da demek oluyordu ki okumayı biliyordum, yani okumaya geçmiştim. İnsanın hayatında kitapla, kalemle, defterle alakalı ve okuma, yazmayı teşvik eden birileriyle hatıralarının olması önemli ve değerli olabiliyor. Sürekli birbirinden nefret eden cümleler kuran, umarsız, sorumsuz, eğlence düşkünü, kötü espriler yapan, günlük rutinin dışına çıkamayan insanların etrafında hayatınızı geçiriyor olmak, sizi muhtemelen böyle tecrübelerden uzak tutacaktır.

Sonraki zamanlarda kitap okuma serüvenim biraz ağır aksak ilerledi. Başladığım kitapları bitiremiyordum fakat gayet basit ve okuması kolay bir kitap serisi olan Cin Ali’yi genelde tercih eder ve okumak isterdim. Sanırım bütün seriyi okuyup bitirmiştim. Bu serinin özelliği, kitaplardaki sayfa sayısının az olması, basit ve enteresan olması denilebilir. Yeni başlayanlar için basit ve sınırlı içerikler daha doğru bir tercih gibi.

Okulun kitaplığından aldığım bir kitabı çok istememe ve yer yer gayret etmeme rağmen bir türlü okuyup bitiremedim. Bu kitap, Felix Salten’in Bambi adlı çocuk romanıydı. Kitaptaki sayfa sayısı çok sayılmazdı ama Cin Ali serisi kitaplarına göre daha fazla olduğunu söylemem gerekiyor.

Bir gün sınıf arkadaşım bizim evimize geldi. Bana bir hediye getirmişti. Galiba okulun arka tarafında bir yerlerde oturan birileri oradan taşınmışlar ve bazı eşyaları da atmışlar. Atılanlar arasında kitaplar da varmış. İşte oradan aldığı bir kitabı bana hediye olarak getirmişti. Kitap, tatlı mavi ciltli, oldukça çekici gözüküyordu. Kitabı açıp baktığımda içinde iki ayrı çocuk romanının toplanıp bir araya getirilerek ortaya çıkarılmış bir kitap olduğunu gördüm, yani çocuk romanlarını toplayıp, ciltlemişler, böylece bir kitap ortaya çıkmış. Kitap renkli, resimli, parça parça bölümlerden oluşmaktaydı. Sıkılmadan rahatça okuyabiliyorum. Kitap resimli ve çizimli olduğu için anlamam, konuya odaklanmam, yani kitabın beni içine çekmesi daha rahat oluyordu. Böylece devamlılık sağlanmış oluyordu. Oldukça kalın gözüken bu kitabı rahatça bitirebilmiştim. Daha sonraki zamanlarda anladım ki biyografi tarzı, birbiriyle bağlantılı bilgiler içeren, anlaşılması kolay, sürükleyici kitaplar benim için daha kolay bir tecrübe vaat ediyor.

Köyde Kur’an kursuna gittiğim zamanlarda, elime bir dergi geçerdi. Diyanet Çocuk dergisi. Köyde televizyonumuz olmadığından ve yapacak da fazla bir şey olmadığından, o dergiyi tekrar tekrar okur, vakit geçirmeye çalışırdım. Aslında bazı şeylerden mahrum kalmak, size başka bazı şeyler için zaman açıyor. Yani mahrûmiyetiniz, sizin için bir fırsat oluyor. Böyle dergi ve kitapları açıp incelerken aynı zamanda bir arkadaşınızla konuşmak, onun üzerinde fikir yürütmek o kitabı, yahut dergiyi daha bir okunası kılıyor.

İnternet dünyasının bize sunduğu imkanları değerlendirerek Osmanlı Türkçesi öğrenmem ile beraber, yeni metinler arayarak, okumaya ve okuduğunu anlamaya çalışarak yeni bir yolculuğa çıkmış olduğum zamanlardı. Bir web sitesinde elle yazılmış fakat oldukça okunaklı bir yazı buldum. Bir genç kızın hatıra defterinden… gibi bir ifadeyle başlıyordu sanıyorum. Önce bunu gerçekten bir hatıra defterinde yazılan bir şey sandım, fakat çok sonradan anladım ki bu, Ömer Seyfettin’in kısa hikayelerinden biriymiş. Bulduğum metin tam dişime göreydi, yer yer okumakta zorluk çekiyor, fakat bir şekilde üstesinden geliyordum. Genel olarak anladığımı söyleyebilirim. Hikaye ise beni oldukça içine çekmişti. Okumanın bulmaca çözer gibi bir deneyim sunmasının yanında, bir de ilgi çekici hikaye üzerine eklenince zamanın nasıl geçtiğini anlamadan vakitleri tüketiyorsunuz.

Daha zor ve karmaşık metinleri okuduğunuzda ve bunları anlar hale geldiğimizde, bu sefer daha basit ve hafif olanlar muhtemelen sizi tatmin etmeyecektir. Kitapta anlatılan, güçlü ve iyi bir Türkçe ile yazılmış olmalı ama zorlama ifadelere yer vermemeli, hem de dikkatinizi dağıtmadan sizi hedefe doğru yürütmelidir. Öyle sanıyorum bunu sağlamanın yolu iyi bir kelime haznesine sahip olmak, hem de iyi Türkçe kullanabilmek ve bunların yanında samimi, yapmacıksız bir anlatım yolu izleyebilmektir.

18.03.2025 Categories genel