Metin Zorlu

Tartışma Hakkında

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin, Eyyühe’l-Veled (Ey Oğul) adlı eserinin, Osmanlıca tercümesinden iktibâsla günümüz imlâsına aktardığımız bu yazıda, tartışma, vaaz ve nasihat etme hususunda bize rehberlik edecek bilgiler yer almaktadır.

Günümüzde, gerek sosyal medyada, gerek sohbet mekânlarında birtakım çekişmeler, tartışmalar ve tatsız hâdiseler müşâhede edilmektedir. İşte bu yazıda, nerede durup, ne şekil davranmak gerektiği hakkında bize ışık tutan nasihatleri okuyacaksınız.

Ey ferzend! Ben sana sekiz şey ile nasihat ederim, kabul eyle. Ol sekiz şeyin dördüyle âmil ol ve dördünü terk eyle ki rûz-ı ceza’da amelin sana hasım olmaya. Terk edeceğin dörtten birisi budur ki, kâdir olduğun halde bir kimse ile hiçbir meselede münazara etme. Zira münazarada âfet-i kesîre vardır ve zararı nef’inden ekserdir. Çünkü münazara riyâ, hased, kibir, hıkd, adâvet, mübâhât ve emsali gibi ahlâk-ı zemîmenin menbaı ve sıfât-ı reddiyenin mebdeidir. Fakat bir meselede bir şahıs ile yahud bir cemaat ile münazara vaki’ olup maksadın izhâr-ı hakk ve niyetin hakk-ı mezkûru sıyânet ise bu misillü münazara caizdir. Lâkin bu niyetin iki alameti vardır. Birisi hakk senin lisânında ve yahud hasmın lisânında zuhûr ederse her ikisi müsâvi olup vâdi-i itirazda pûyân olmamaktır. İkincisi cereyan eden mübâhese ve münazaranın tenha yerde olmasını melâ-i nâs içinde cereyanından evlâ bilmektir.

İmdi gûş-ı im’ân ile istima’ eyle ki sana bir şey takrîr edeyim. Malumun olsun ki, işkâlden suâl biaynihi maraz-ı kalbi tabibe arz etmek gibidir ve işkâlin cevabı maraz-ı mezkûrun ıslahına sa’y mesabesindedir.

Ey Oğul

İmdi cühelâ emrâz ve ulemâ etibbâdır ve âlim-i nâkıs bu babta muâlece edemeyeceği bedîhîdir. Ulûm-ı zâhire ve bâtıneyi cami’ ve kemâlât-ı Muhammediyeyi hâiz olan mürşid-i kâmil dahi her kimseyi muâlece etmez. Belki çâre-pezîr olan emrâzı tedâvi eder ve eğer bir maraz müzmin veya akîm olup muâleceye sâlih olmaz ise tabîb-i hâzık ol kimsedir ki, bu maraz tedavi kabul etmez deyû andan sarf-ı nazar ve kat’ı alaka eder. Zirâ tedâvisinde tazyi’-i umûr vardır. İmdi maraz-ı cehil dört nevidir. Biri tedavi kabul eder, diğerleri asla tedavi kabul etmez. Tedavi kabul eden maraz-ı cehil ol kimsedir ki, suali istirşâd tarikiyle olup meseleyi derk edecek kadar fehm ü akl ü ilm ü zekâ ashabından ola ve kendisi hased ü gazab ü hubb-ı câh ve hubb-ı mâl ve şehvete mağlup olmaya ve talib-i tarik-i müstakim ola ve suali dahî imtihan ve itiraz yahud taannüt ü hasedden neş’et etmez ise anınla münazara caiz belki cevap vermek vacib olur ama ol sâil ki suali hased ü hıkd u gazabtan neş’et eyleye anın marazı devâ-pezîr olmaz zira illet-i müzminedir ve ana her ne kadar güzel fasih cevaplar îrâd eylesen daha ziyâde gazabnâk ve reşk-hâr olur. Evlâ olan bu makûle kesân-ı bîiz’anın cevab-ı nâsavâblarına iltifat etmemektir. Şiir (—) Yani her adavetin izâlesi ümîd olunur ancak hasedden tevellüd eden adavetin izâlesi mümkün ve me’mul değildir. İmdi sana lazım olan bu gibi cahilden i’raz ve anı marazıyla terk etmektir. Nitekim Kur’an’da (Ayet) buyurulmuştur ve hasûd olan kimesne her an ve zaman akvâl ve ef’âliyle kendi zer-i a’mâline ateş ilkâ etmektedir. Nitekim Hülâsa-i Mevcûdat, Aleyhi Efdalü’t-Tâhiyyât Efendimiz Hazretleri nâr hatabı hark ve ekl ettiği gibi hased dahî a’mâl-i hasenâtı ekl ü ifnâ eder, buyurmuşlardır. Ve devâ-pezîr olmayan emrâzın ikincisi hamakatten neş’et eden marazdır. Bu maraz dahî maraz-ı hased gibi ilaç kabul etmez. Nitekim Hazreti İsa Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalatü Vesselâm buyurmuşlar ki mevtânın ihyâsından aciz olmadım lâkin ahmaka müdâvemet etmekten aciz kaldım. Mesela bir kimse az bir zamanda taleb-i ilim ile iştigâl edip ulûm-ı akli ve şer’iden cüz’i bir şey tahsil etmekle ulûm-ı akliye ve şer’iyede maharet-i taamme ve istidad-ı kamilesi bulunan bir alim-i kebir ve bir fazıl-ı nihrîr ile kemal-i hamakatinden mübahese ve muârazaya kalkışır, halbuki şu ahmak sorduğu şeyi bilmediği halde kendisini fevkalade bilir ve bununla beraber alim-i kebiri de îrâd eylediği mesaile cevap vermekten aciz zanneder ve sual ve itirazını derece-i gayede olan cehalet ve hamakatinden neş’et ettiğini bilmez, binaenaleyh bu misillü ahmak ile mübaheseden içtinab etmek senin için hayırlıdır: Çare-pezir olmayan emrazın üçüncüsü ol sâildir ki, istirşad için es’ile irad eder ve kelam-ı kibarı anlamadığı takdirde kendi adem-i fehmine ve kıllet-i idrakine hamleder ve suali dahi istifade tarikiyle olur, ancak kemal-i gabâvetinden hakayık-i mesaili derk edemez. Bu makule kimsenin cevaplarıyla da iştigal etmemek lazımdır. Nitekim Hazreti Fahr-i Kainat Efendimiz (Hadis-i Şerîf var.) buyurmuştur ve dahi terk edeceğin dört şeyden ikincisi vaiz olmaktan ihtirâz etmektir. Zira anda afet-i kesire vardır, eğer kendi sözünle âmil olup nâsa vaaz eder isen bir beis yoktur. Nitekim Hazreti İsa Aleyhissalatü Vesselama buyurulmuş ki evvela kendi nefsine vaaz ve nasihat eyle, eğer nefsin kabul eder ise andan sonra nâsa nasihat ver, yoksa Allahu Teala’dan havf eyle. Eğer sen bu mev’izeye müptela olur isen iki hasletten ihtiraz eyleyesin, biri kelamda işârât ve ibârât ve tâmât ve eş’ar ve ebyat ile tekellüftür. Zira Cenab-ı Hakk tekellüften haz etmez ve haddi tecavüz eden tekellüf dahi batının harap olmasına ve kalbin gafletine delalet eder. Ve tezkîrin manası abd hararet-i nar-ı ahireti ve hidmet-i Halıkta kendi kusurunu ve beyhude geçirmiş olduğu ömr-i azizini ve önünde bulunan ukubâttan hatimede selamet-i imanı ve kabza-i melekü’l-mevtte keyfiyet-i halini ve münker ve nekire cevap vermeye muktedir olup olamayacağını ve ahval-i kıyameti pîş-i nazarına alıp sırattan salimen geçip geçemeyeceğini ve geçemediği takdirde Haviye içine düşmek gibi hâlâtı tefekkür ettikte peygûle-i mahâfetullahta sîne-zen-i âh u vâh ve haclegâh-ı nedamette dehen-güşâ-yı estağfirullah olup dil-i cangâhını âteş-i gam ve merdümün çeşmini dûd-i elem istiâb ederek bir yerde karar edememektir. Şu hâlât-ı müdhişeyi halka bildirmek ve onların kusurlarını ve ifrat ve tefritlerini kendilerine tefhim etmek lazımdır ki kalplerinde şevk-i taat hâsıl ve işlediklerinden nâdim olarak cûş u hurûşa gelip feryad u figân eyleyeler ve havf-ı ilahîden tevbeye müsâraat edeler, işte bu misillü takrire vaaz ıtlak olunur. İmdi bir seyl-i azim tuğyan edip bir kimsenin hanesine hücum eylese ve ol kimse evlad u iyaliyle o halde helak ve seylâbzede olması mukarrar olsa o hane sahibine seylden firar edin tabiriyle ihtar edeceğin zamanda tekellüf-i ibârât ve nüket-i işârâtı mutazammın bir takım kelimât ile haber vermeye vicdanın razı olur mu elbette olmaz, mev’ize dahi bi-aynihî böyledir. Binaen-alâ-zâlik tekellüf-i ibârâttan be-gâyet ihtiraz lazımdır.

Ferzend: Oğul, erkek çocuk
Hasım: Düşman
Münazara: Tartışma
Âfet-i kesîre: Çok âfet
Nef’: Menfaat
Ekser: Daha çok
Hıkd: Gizli düşmanlık, öc alma arzusu, kin
Adâvet: Düşmanlık
Mübahat: Övünme
Ahlâk-ı zemîme: Kötü, beğenilmeyecek ahlâk
Sıfât-ı Reddiye: Reddiye sıfatları
Hakk-ı mezkûr: Zikredilen hakk
Sıyanet: Koruma, muhâfaza, himâye
Misillü: Gibi
Müsavi: Eşit
Pûyân: Koşan, koşucu
Melâ-i Nâs: İnsan dolu olmak
Evlâ: Daha uygun, daha iyi, daha lâyık
Gûş-ı İm’ân: Dikkatle araştırma kulağı
İstima’ eyle: Dinle
Takrîr: Sözle anlatma, ifâde ve beyan etme, anlatış
İşkâl: Şüpheli ve muğlak olma, müşküllük, güçlük
Biaynihi: Ayniyle, olduğu gibi, tıpkı.
Maraz-ı kalb: Kalp hastalığı
Sa’y: Çalışma, emek
Mesabe: Derece, değer, rütbe.
Cühela: Cahiller
Emraz: Hastalar
Etibbâ: Tabipler, doktorlar
Nâkıs: Eksik, noksan
Mualece: Bir hastalığa karşı tedâvi uygulama, ilâç verme, ilâç kullanma
Bedihi: Besbelli, apaçık
Cami’: Toplayan
Çare-pezir: Çare kabul eden
Müzmin: Ne kadar süreceği belli olmaksızın sürüp giden
Akim: Sonuçsuz, başarısız.
Salih: Elverişli, iyi, uygun, yakışır.
Hâzık: Usta, uzman hekim.
Kat’-ı Alaka: Alakayı kesme
Tazyi’-i umûr: İşi zayi etme, Kaybına sebeb olma
Maraz: Hastalık
İstirşâd: Hakkı arama
Fehm: Anlama, anlayış, idrak
Hubb-ı Cah: Makam sevgisi
Hubb-ı Mal: Mal sevgisi
Talib-i Tarik-i Müstakim: Doğru ve hak yolu talep eden
Taannüt: Ayakdireme, inat etme
Vacib: Yapılması gerekli olan, terkedilmesi câiz olmayan husus
Sail: Sual eden
Deva-Pezir: Deva kabul eden
Gazabnâk: Gazaplı
Reşk-hâr: Kıskanç
Makûle: Cins, tür, kategori
Kesân-ı Bîiz’an: Anlayışsız kimseler
Cevab-ı Nâsavâb: Doğru olmayan cevap
Me’mul: Umulan, beklenen, ümit edilen
İ’raz: Yüz çevirme, kaçınma, başka tarafa dönme
Akvâl: Sözler
Ef’âl: Fiiller
Zer-i A’mâl: İşler, ameller ekmek
İlkâ etmek: Atmak
Hulâsa-i Mevcûdât: Varlıkların Özü
Nâr: Ateş
Hatab: Odun
Hark: Yakmak, yanmak, yangın.
Ekl: Yemek yeme
A’mâl-i Hasenât: Hayırlı işler, iyilikler
İfnâ: Yok etme, tüketme
Hamakat: Ahmaklık
İhyâ: Diriltme, canlandırma
Müdâvemet: Devamlılık. Bir işte devamlı çalışmak. Aralıksız bir işe devam etmek.
İştigâl: Bir iş işlemek. Uğraşmak. Çalışmak. Meşgul olmak.
Ulûm-i Akliye: Akılla ilgili ilimler, akıldan hareketle ortaya konulan bilimler.
Ulûm-i Şer’iye: Şeriatla ilgili İlimleri
Cüz’î: Küçük, az, ferdî.
Meharet-i Tâmme: Tam, eksiksiz maharet
İstidad-ı Kâmile: Mükemmel yetenek, kābiliyet
Alim-i Kebir: Ulu Alim
Fazıl-ı Nihrîr: Tecrübeli, bilgili, fazîletli kimse.
Kemâl-i Hamâkat: Tam ve mükemmel ahmaklık
Mübahese: Karşılıklı konuşma, sohbet etme.
Muâraza: Söz veya fikirle birbirine karşı çıkma, karşı koyma, muhâlefet
Îrâd: Söyleme, dile getirme.
Mesail: Meseleler
Derece-i Gâye: Son, nihâyet, gāyet derece
İçtinab etmek: Kaçınma, sakınma, çekinme.
Es’ile: Sorular, sualler
Kelam-ı Kibar: Büyük, akıllı, veli ve meşhur zatların güzel, veciz ve çok kıymetdar olan sözleri ve kelamı
Adem-i Fehm: Anlayışsızlık
Kıllet-i İdrak: Anlayış azlığı
Hamletmek: Bir sebebe yormak, bir sebebe bağlayıp ondan ileri geldiğini kabul etmek
Kemal-i Gabâvet: Tam ve mükemmel kalın kafalılık, bönlük
Hakayık-i Mesail: Meselelerin hakikati
Derk: Anlama, kavrama, idrâk etme
İhtirâz etmek: Çekinme, kaçınma, sakınma
Afet-i Kesire: Çok âfet
Âmil: Amel edici, amel eden
Nâs: İnsanlar, halk
Havf: Korku
Mev’ize: Öğüt, nasihat, vaaz
Müptelâ: Uğramış, tutulmuş, yakalanmış.
Haslet: Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
İşârât: İşaretler
İbârât: İbareler, cümleler, paragraflar
Tâmât: Saçma sapan, uygunsuz söz
Eş’âr: Şiirler, manzum sözler.
Ebyat: Beyitler
Tekellüf: Bir işi gösterişli bir biçimde yapmaya çalışma, özenme, gösteriş.
Hadd-i Tecâvüz: Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme.
Tezkîr: Hatırlatma
Abd: Kul, köle, bende
Hararet-i Nâr-ı Ahiret: Ahiret ateşinin sıcaklığı
Hidmet-i Halık: Yoktan yaratan, yaratıcı’ya karşı, O’nun için vazife, iş görme.
Beyhude: Boşuna, nafile
Ukubât: Cezalar. İşkenceler, eziyetler.
Hatime: Son
Kabza-i Melekü’l-Mevt: Ölüm Meleği’nin avucu, pençesi.
Keyfiyet-i Hal: Hal, vaziyettteki nitelik
Muktedir: İktidar sahibi
Ahval-i Kıyamet: Kıyamet halleri
Pîş-i Nazar: Göz önü
Salimen: Sağ ve esen olarak, hiçbir kötü durumla karşılaşmadan.
Hâviye: Cehennem
Hâlât: Haller
Peygûle-i Mahâfetullah: Allah korkusu köşesi
Sîne-zen: Sine vurucu, vuran
Haclegâh-ı Nedamet: Pişmanlık gerdeği
Dehen-Güşâ-yı Estağfirullah: Estağfirullah söyleyen
Dil-i Cangâh: Can yeri olan kalp
Âteş-i Gam: Keder, üzüntü ateşi
Merdüm: Adam, insan
Çeşm: Göz
Dûd-i Elem: Acı, keder, sıkıntı dumanı
İstiâb: Kaplama, yayılıp zaptetme
Hâlât-ı Müdhişe: Ürküten, korkutan, dehşet veren, dehşetli haller
İfrat: Aşırı gitme, ölçüyü aşma, gereğinden fazla ileri gitme
Tefrit: Gereğinden daha aşağıda olma durumu
Tefhim Etmek: Anlatmak
Şevk-i Taat: Allah’ın emirlerine uyma, emredileni yapmak için aşırı arzu, heves.
Nâdim: Pişman
Cûş u Hurûş: Coşmak, kendinden geçecek duruma gelmek
Havf-ı İlahî: Allâh korkusu
Müsâraat: Bir işe vakit geçirmeden süratle başlama
Takrir: Sözle anlatma, ifâde ve beyan etme, anlatış
Itlak (olunmak): Deme, denilme, … diye adlandırma, tâbir etme
Seyl-i Azim: Büyük sel
Tuğyan: Taşma, coşma, su baskını
Evlâd u iyal: Âile reisinin geçimlerini sağlamak zorunda olduğu kimseler, çoluk çocuk
Seylâb-zede: Sele yakalanmış
Mukarrar: Kararlaşmış, kararlaştırılmış.
Tekellüf-i İbârât: Cümleleri, paragrafları gösterişli bir duruma koymak için uğraşma
Nüket-i İşârât: İşaretlerde ince mânâlar, nükteler
Mutazammın: İçeren
Bi-Aynihî: Aynen, gibi
Binaen-alâ-zâlik: Bundan dolayı, bunun üzerine, bunun için
Be-Gâyet: Son derece, pek çok, fazlasıyle
İhtiraz: Çekinme, kaçınma, sakınma


Kaynak: Eyyühe’l-Veled Tercümesi, Sahife: 38, 39, 40, 41 - Mütercim: Mehmed Reşid, Tarih: 1305